Son yıllarda Türkiye’de kültür ve sanat alanında yaşananlara baktığımda şunu net biçimde hissediyorum: Bu ülke, kültürde yeni bir eşiği geride bıraktı. Bunu sadece açıklanan istatistiklerden değil, dolan salonlardan, kalabalıklaşan müzelerden, yaşayan kütüphanelerden ve her geçen gün artan etkinliklerden anlıyorum.
Bir zamanlar “Türkiye’de sanata ilgi az” denirdi. Bugün bu cümle giderek anlamını yitiriyor. Çünkü insanlar sanata ulaşabiliyor. Ulaştıkça da sahip çıkıyor.
Şehir şehir yayılan kültür festivalleri bunun en somut göstergesi. Aylar boyunca süren konserler, sergiler, tiyatrolar, söyleşiler ve atölyelerle kültür artık belli merkezlere sıkışmış bir alan olmaktan çıktı. Anadolu’nun dört bir yanında aynı heyecan yaşanıyor. Kültür, günlük hayatın doğal bir parçasına dönüşüyor.
Tiyatro sahnelerinin sayısının artması, yeni oyunların çoğalması ve salonların dolması boşuna değil. İnsanlar akşamlarını bir oyunda geçirmek istiyor. Opera ve bale gibi sanat dallarına olan ilginin yükselmesi de çok kıymetli. Bazı eserlerin biletlerinin saniyeler içinde tükenmesi, toplumun sanata ne kadar aç olduğunun açık göstergesi.
Kütüphanelerde yaşanan dönüşüm ise başlı başına umut verici. Artık kütüphaneler sadece kitap alınan yerler değil. Ders çalışan gençlerin, araştırma yapan öğrencilerin, etkinliklere katılan çocukların buluşma noktası. Milyonlarca ziyaretçi ağırlayan kütüphaneler, geleceğin sessiz mimarları gibi çalışıyor. Çünkü kitapla kurulan bağ, uzun vadede güçlü bir toplumun temelidir.
Sanatçının emeğinin daha fazla korunması da kültür ekosisteminin sağlığı açısından çok önemli. Telif gelirlerindeki ciddi artış, üreticinin daha güvende hissetmesini sağlıyor. Güvende hisseden sanatçı üretir. Üretim arttıkça da kültür dünyası büyür.
Kültürel miras konusunda atılan adımlar da dikkat çekici. Yazma eserlerin dijitalleştirilmesi, arşivlerin araştırmacılara açılması ve yurt dışına kaçırılmış eserlerin geri getirilmesi, geçmişle kurulan ilişkinin artık daha bilinçli olduğunu gösteriyor. Bu, sadece korumak değil; sahip çıkmak demek.
Arkeolojik kazıların yılın tamamına yayılması da çok değerli bir gelişme. Toprağın altındaki hikâyeler artık aceleye gelmeden, sabırla ortaya çıkarılıyor. Her yeni buluntu, bu toprakların ne kadar derin bir medeniyet birikimine sahip olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Gece müzeciliği gibi uygulamalar ise tarihi mekânları bambaşka bir atmosfere taşıyor. İnsanların bir akşam müzeye gitmeyi planlaması, kültürle kurulan bağın ne kadar doğal hale geldiğini gösteriyor.
Bütün bu tabloya birlikte baktığımızda ortaya çıkan gerçek şu: Türkiye kültürü sadece korumuyor; üretiyor, yaygınlaştırıyor ve toplumun her kesimiyle buluşturuyor.
Rakamlar elbette önemli. Ama bence daha önemli olan şu: Kültür ve sanat artık hayatın kıyısında değil, merkezinde.
İşte bu yüzden bugün yaşadığımız süreci, gönül rahatlığıyla “kültürün ve sanatın yükselen yüzyılı” olarak adlandırmak mümkün.



