Bir beğeniyle rahatlayan kalplerin, derinleşen yaralarla sınavı...
Türk Dil Kurumu’nun 2025 yılı için seçtiği “dijital vicdan” kavramı, kulağa yeni gelen ama içimize fazlasıyla tanıdık gelen bir hakikati fısıldıyor. Aslında bu kelime, çağımızın vicdanla kurduğu mesafeli ilişkinin adı.
TDK ve Ankara Üniversitesi İletişim Araştırmaları ve Uygulama Merkezi (İLAUM) iş birliğiyle belirlenen ve halk oylamasıyla seçilen bu kavram, dijital çağda merhametin nasıl biçim değiştirdiğini gözler önüne seriyor: Artık vicdan, çoğu zaman bir eylem değil; bir tıklama kadar sürüyor.
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un da altını çizdiği gibi, dijital çağda vicdan sorumluluktan ve eylemden uzaklaşıp yalnızca sembolik bir tepkiye dönüşüyor. Beğenilen bir paylaşım, atılan bir etiket ya da yazılan birkaç cümle; insanın kendini iyi hissetmesine yetiyor. Ama çoğu zaman, yaşanan acıyı hafifletmeye yetmiyor.
Gazze’de, Doğu Türkistan’da, dünyanın başka köşelerinde yaşanan insanlık dramları ekranlardan akıp giderken; bizler vicdanımızı çoğu zaman telefonlarımızın camına bırakıyoruz. Paylaşıyoruz, üzülüyoruz, hatta öfkeleniyoruz. Sonra hayatımıza devam ediyoruz. Oysa acı, bizim ekranı kapatmamızla bitmiyor.
Türk Dil Kurumu’nun gerekçesinde vurguladığı gibi, dijital vicdan bireyde sanal bir rahatlama yaratıyor. İnsan, insani görevini yerine getirdiğini sanıyor. Merhamet görünür oluyor ama derinleşmiyor; çoğalıyor ama dönüştürmüyor.
Belki de en acı olan şu: Vicdanın sesi hâlâ içimizde, ama biz onu susturmanın daha pratik yollarını bulduk.
“Dijital vicdan” bu yüzden önemli bir kelime. Çünkü bize sadece ne olduğumuzu değil, neye dönüştüğümüzü de gösteriyor.
Ve sessizce şu soruyu bırakıyor önümüze:
Bir beğeniyle rahatlayan kalbimiz, gerçekten temizlenmiş sayılır mı?




